ŞİİRDE YENİ CEREYANA DAİR/AHMET HAMDİ TANPINAR
Bugünlerde gazetelerimizde şiir bahsi yine alevlendi. Geçenlerde orta yaşlılar, muayyen bir meslek veya sistem sahibi olduğunu iddia edenler ve böyle bir iddiayı gülünç bulup sadece ruh ilcalarını takip ettiklerine zahip olanlar hep birbirine girdiler. Bu son zamanlarda edebiyat meselelerinin mühim bir fârikası da hummalarının ve rahatsızlıklarının kendi içinde, mecmua ve gazetelerin sahifeleri arasında kalmasıdır. Bugünkü münakaşalar da öyle harice pek sızmıyor. Kendi aralarında başka bir tayfa gibi yaşayan münevverlerimiz, meselelerini yine kendi aralarında konuşuyorlar. Umumî hayat onları bir dava gibi benimsemiyor. Bununla beraber ne olsa, yine böyle bir gerginliği şiirin lehine addetmek lazım gelir. Onun sayesinde, memleketimizde şiirin büsbütün kıymetten düşmüş bir meta olmadığını, ihtirasını duyanların, onun sarhoşluğunu yaşayanların hâlâ aramızda mevcut olduğunu görüyoruz. Hulâsa edelim: Bir takım şairler, mevcut şiirden bıkmış görünüyorlar, onun şeklini ve ifade tarzını, bayağı bir görenek buluyorlar ve değiştirmek istiyorlar. Yeni ve çok fantezili bir ilhamla (bazen da bu ilâheye hiç ihtiyaç göstermeden) eserler veriyorlar. Orhan Veli’nin ve arkadaşlarının yaptıkları bu yenilik, iki zümreyi biraz kızdırıyor; evvelâ, behemehâl kendilerinin takdir edilmesini isteyenler kızıyorlar. Sonra da hakikî şiiri sezdiklerini hisseden gençler, kendi özlü çalışmalarının bu alay - edebiyat ve onun etrafında uyandırdığı acayip akis arasında unutulacağını düşünerek içerliyorlar.Bence, bu sonuncuların telâşı lüzumsuzdur: çünkü henüz çok gençtirler, gelecek zaman, onlar için dahi şöhret aynasında yol göstermek imkânını verecektir. İçlerinde çok özlü yaratılmış olanları vardır ve tabiat kendi ekonomisini israf etmez. Fakat birincilerin muhakkak ki haklı bir tarafları vardır. Onlar, edebiyatı yahut daha doğrusu şair rollerini ciddiye almış adamlardır, onlar için şiir, mühim ve merasimli bir iştir. Elbette günün birinde bir Orhan Veli çıkar da karşılarında, iştihalı bir adamın daldan kopardığı bir elmayı yeyişi gibi gayet tabiî bir şekilde şiir söylerse, buna içerlerler. Öyle olur mu ya? Evvelâ Yahya Kemal şiiri yazacak, onlar itiraz edecekler. Sonra yavaşça, namusuna inandıkları bir arkadaşları, kulaklarına bu şiirin iyi olduğunu söyleyecek. Odalarına kapanacaklar. Ceketlerini çıkarıp kollarını sıvayacaklar, zımpara kâğıdı ile o şiirin güzel tarafını kazıyacaklar, cama yapıştıracaklar, saman kâğıdı ile üzerinden geçecekler... Ve bir çalışma mahsulü olan bir şiir vücuda getirecekler. Şimdi, sanatı bu kadar ciddiye almış insanların karşısına çıkın da içinizden geldiği gibi şarkı söyleyin! Evet; gençler, yahut yeniler canlarının istediği gibi şarkı söylemeyi tercih ediyorlar. Bütün kabahatleri bu. Hakikatte bundan daha tatlı bir kabahat olamaz. Ve hakikaten genç sıfatına da bu hüviyetleriyle lâyıktırlar. Kendilerine kızan orta yaşlı, kemal sahibi meslektaşlarının vakur hiddetine ne zarif kahkahalı mukabeleler yapıyorlar. Onları sade bu fantezileri için dahi sevebiliriz. Fakat bu sevgiye başka bir taraftan da lâyıktırlar: Şiirimizin bugünkü varlığından kurtulmak için böyle bir sergüzeşte kendilerini atmalarında hiç de haksız değillerdir. Karşılıklı aynalarda namütenahi uzayan akisler gibi devam edip gelen kendimizi taklit illetinden sıyırmayı istemek, “başka bir lügati tekellüm” arzusuna düşmek kadar haklı ne olabilir? Vakıa bu aksülamelde biraz ileriye gidiyorlar. Fakat bu da, kendilerini tiksindiren durgunluğun ve asalet yokluğunun tabii bir neticesidir. Sadece görenek - manzumeden ayrılmış olmaları onlar için bir zaferdir. Vakıa onlar yalnız ayrıldılar ve her ayrılmak, bulmak değildir. Fakat hiç olmazsa bu ayrılışı, dastanî bir jest haline soktular. Mücadele arkadaşları, merhum Süleyman Efendi gibi kurbanlar bile verdiler. Sonra bu ayrılış büsbütün beyhude de olmadı: Onların şekil düşmanlığı, fantezileri, bazılarındaki çiy realite düşkünlüğü ve bazılarındaki yeni bir gayr-ı şuura gidiş arzusu şiirimiz için bir nevi zenginlik oldu. Ölümü, hayat manzaralarını, aşkı, insanı, tabiatı başka bir zaviyeden ve pek nadir olarak daha zengin bir nescle görmeye çalışan bir tarafları var. Muayyen bir şeklin zaruretleriyle kendilerini bağlamadıkları için, oyunları daha serbest ve daha renkli oluyor. Böyle bir tecrübe arkasında beşeri bir kökle beslenmek şartıyla şiirimiz için hiç faydasız değildir. Fakat şekilden tamamıyla mahrum olmalarının, onları esersiz bıraktığı da muhakkaktır. Çünkü sanat, her şeyden evvel bir şekil meselesidir. Ve derunî bir şey olan bu şekli, dışa ait birtakım zaruretler vücuda getirir. Gelişigüzelin, irticalin, bazı sadeliklerin, buluşların kendilerine mahsus küçük kıymetlerini, bir nevi güzelliklerini hiç kimse inkâr edemez. Fakat hakiki mânasında şiir adını almak için bunların sıkı bir nizamda yontulması, işlenmesi ve derinleştirilmesi lâzımdır. Ve ancak böyle bir nizam sayesindedir ki, insan kendisini ve eserini derinleştirebilir. Satıhta toplanan yine satıhta kalır. Onu ancak bir günlük süs, bir anlık bir haz olarak tadabiliriz. Kendisine derin bir şey emanet edilmediği için, ömrü de zaman içinde derinleşmez. Nihayet şahsî bir fıkra, bir buluş olarak kalır. Onun içindir ki, bugünkü tecrübelerine bakarak, şiirimiz, şiirin gayrı olan bir şeyle zenginleşiyor diyebiliriz. Fakat bu zenginliği, yenilerin hesabına kaydetmek şartıyla. Ancak bu suretle bir vâkıayı aldanmadan kaydetmiş oluyoruz. Bu zenginlik eğer hakikî bir sanat nizamının imtihanından geçseydi, o zaman şiirimizin kazancı büyük olurdu. Tasvir-i Efkâr, nr. 4511, 10 Ekim 1940, s. 2.
Kaynak:tdk.gov.tr

BİR CEVAP YAZ